THE ROCKING HORSE WINNER
Çok güzel bir kadın vardı.
Bütün fırsatlarla başlamış ama şansı yoktu. Aşk ile evlenmişti, ama aşkı çöpe
dönmüştü. Sıhhatli, güzel (bonny) çocukları vardı.
Çocukların onu zorladığını hissettiğinden onları sevemezdi. Çocukları ona
hatalarını bulurmuş gibi soğuk bakarlardı. Bu kapaması gereken hata neydi asla
bilmedi. Yinede çocukları şimdiki gibiyken kalbinin merkezinin zorlandığını
hissederdi. Bu sorun çıkarırdı, kendisine göre onları çok severmiş gibi nazik (gentle) ve endişeliydi (anxious).
Sadece kendi biliyordu ki kalbinin ortasında hiç kimse için sevgi
besleyemeyecek zor bir yer vardı. Herkes onun için iyi bir anne, kendisini
çocuklarına adıyor derdi. Hem kendisi hem de çocukları bunun doğru olmadığını
biliyorlardı, birbirlerinin gözlerinden okuyorlardı.
Bir oğlu ve iki küçük kızı
vardı. Bahçeli, hoş (pleasant) bir evde yaşarlardı.
Akıllı (discreet), kendilerini civarda en üstün gören
hizmetçileri vardı.
Böyle yaşamalarına rağmen
evde hep endişe (anxiety) hissederlerdi. Asla yeterli
paraları yoktu. Annenin ve babanın ayrı ayrı küçük
gelirleri vardı. Ama bunlar geri kalmamaları (keep up) gereken sosyal durumları için yeterli değildi. Baba
bazı ofisler için şehre gitti. Güzel ümitleri (prospect)
olmasına rağmen bu ümitler hiç gerçekleşmedi (materialized).
Yaşam tarzlarından geri kalmadıkları halde her zaman para azlığının hissini
yaşıyorlardı.
En sonunda anne bir şeyler
yapmak zorunda olduğuna karar verdi ama nereden başlayacağını bilemiyordu.
Hızlı düşündü (racked her brain)
birkaç deneme yaptı ama başarılı bir şeyler bulamadı. Başarısızlıkları yüzünde
derin çizgiler bıraktı. Çocukları büyüyordu, okula gideceklerdi, daha fazla
para gerekecekti. Baba yakışıklıydı ve pahalı zevkleri vardı. Yapmaya değer bir
şeyleri asla yapmayacak gibi görünürdü. Anne ise kendisine inancı vardı, ama
başarılı olamıyordu ve onun da pahalı zevkleri vardı.
Konuşulmayan bir söz ev
halkının aklındaydı : Daha fazla para olmalı!. Çocuklar hiç konuşulmasa da her
zaman bu sözü hissediyorlardı. Ama yılbaşında pahalı ve mükemmel (splendid) oyuncaklar odalarını (nursery)
doldurduğunda duymuşlardı. Parıldayan modern Rocking-horse’un ve zeki oyuncakların evinin arkasından bir ses
fısıldıyordu : Daha fazla para olmalı! Çocuklar oynamayı bırakıp bir an için
dinleyeceklerdi. Birbirlerinin gözlerine bakıp hepsinin duyduğuna emin
olacaklardı. Daha fazla para olmalıydı! Rocking-Horse’nin her yerinde bu duyuluyordu. Sandalında sırıtarak
oturan büyük oyuncak bebek açıkça duyabiliyordu. Bu nedenle de bile bile sırıtıyor gibiydi. Ayıcığın yerine gelen cahil
köpekçik (puppy) de evi çevreleyen fısıltıyı
duyduğundan çok bencilce bakıyordu. Daha fazla para olmalıydı.
Ama hala kimse sesli olarak
söylememişti. Fısıltı her yerdeydi, bu nedenle kimse konuşmuyordu. Kimsenin
“biz nefes alıyoruz” deyip onun yerine “nefesimiz hep gelip gidiyor dememesi
gibi!”.
Birgün Paul annesine söyler :
-Anne, neden bizim kendi
arabamız yok? Neden her zaman amcanınkini kullanıyor veya taxi
çağırıyoruz.
-Çünkü biz ailenin fakir
üyeleriyiz, der anne.
-Neden öyleyiz, anne!
Anne yavaş ve acıyla cevap
verir :
-Sanırım, baban şanslı
olmadığından.
Paul bir süre sessiz kalır
ve daha ürkek (timid) sorar :
- Şans, para mı anne ?
- Hayır, Paul! Şans paraya
sahip olmanı sağlayan nedendir.
Paul şüpheli (vaguely) karşılık verir :
- Oh! Oscar Amca “filthy lucker” dediğinde para
sanmıştım.
- “Filthy
lucre” para demek ama o “lucre
(akçe)” , “luck” değil.
- Oh! Peki o zaman şans ne,
anne?
- Sana para kazandıran şey.
Eğer şanslıysan paran olur. Bu nedenle şanslı doğmak zengin olmaktan daha
iyidir. Zenginsen paranı kaybedebilirsin. Ama eğer şanslıysan her zaman para
kazanabilirsin.
- Oh! Kazanabilir misin?
Babam şanslı değil mi?
- Çok şanssız olduğunu
söylemeliyim.
Çocuk annesini emin olmayan
gözlerle izler.
- Peki, neden?
- Bilmiyorum, kimse bir
insanın neden şanslı, diğerinin neden şanssız olduğunu bilmez.
- Bilmezler mi? Hiç kimse
bilmez mi?
- Belki tanrı bilir ama
asla anlatmaz.
- Ama anlatmalı, sende mi
şanslı değilsin anne?
- Eğer şanssız bir adamla
evliysem olamam?
- Ama kendin tek başına
değil misin?
- Sanırım evlenmeden önce
şanslıydım, ama şimdi şanssız olduğumu düşünüyorum.
- Neden?
- Boşver,
belki de gerçekte değilimdir!
Çocuk imasını anlamak için
annesine bakar. Ama ağzındaki çizgilerden sadece bir şeyler gizlemeye
çalıştığını görür.
Çocuk cesaretle (stoutly) şöyle der :
- Yinede ben şanslı bir
insanım.
- Neden? (ani bir
gülümsemeyle)
Paul annesine uzun uzun baktı, neden böyle söylediğini bilemedi.
- Tanrı bana söyledi, der
Paul, yanlış olabileceğini bilerek güven verici bir sesle.
- Umarım söylemiştir canım,
der annesi bu sefer daha acı bir gülümsemeyle.
- Anlattı, anne!
-Harika, der annesi kocası
gibi ani olarak.
Paul, annesinin ona
inanmadığını gördü. Yada iddiasına (assertion) fazla
dikkat vermedi. Bu Paul’u bazen kızdırdı ve annesinin dikkatini kendisine
zorlamak istedi.
Paul kendi kendine, belli
belirsiz (vaguely), çocukça bir yolla şans için ip
uçları aramaya başladı. Diğer insanlara dikkat etmeden, bir çeşit gizlilikle
içerisinde şans için aradı. Şans istedi, onu istedi. Çocuk odasında iki kız
bebekleriyle oynadığı zaman, büyük oyuncak atına oturacak, çılgınca uzaya doğru
gider gibi kızları kendisine bakmaya korkutacak bir çoşkuyla
sürecekti. Atını koşturdukça siyah saçları dalgalandı ve gözlerinde garip bir
parlaklık (glare) vardı. Kızlar onunla konuşmaya
cesaret edemedi.
Çılgın yolculuğunu
bitirdiğinde attan indi ve önünde durdu. Atın yüzüne dikkatlice sabit bakıyordu
(stare). Atın kırmızı ağzı biraz açıktı ve geniş
gözleri parlaktı.
Ata sessizce emretti :
- Şimdi beni şansın olduğu
yere götür! Götür beni!
Oscar Amca’dan istediği
kırbacıyla atın boynunu kamçılayacaktı. Atın onu şansın olduğu yere götürmesi
için, onu zorlaması gerektiğini biliyordu. Tekrar binecek ve öfkeli sürüşüne
başlayacaktı. Oraya gidebileceğini biliyordu.
- Paul! Atını kıracaksın1
dedi dadı.
- Hep böyle sürüyor, keşke
gidebilseydi, dedi büyük kız kardeşi Joan.
Ama Paul sessizce onlara
baktı (glare). Dadı onu kendi haline bıraktı. Ona hiçbişey yapamıyordu. Yinede Paul onun arkasından
büyüyordu.
Bir gün annesi ve Oscar
Amca’sı öfkeli yarışlarından birinde içeri girdi. Paul onlara konuşmadı.
- Merhaba, genç jokey. Bir
kazanan mı sürüyorsun?, der amcası.
- Bir oyuncak at için fazla
büyümedin mi? Artık küçük bir oğlan olmadığını biliyorsun, der annesi.
Ama Paul parlak mavi
gözleriyle dik dik baktı sadece. Son hızda giderken
(in full tilt) kimseyle
konuşmayacaktı. Annesi onu yüzünde endişeli bir ifadeyle izliyordu.
Birden atı dört nala
gitmeyi zorlamayı bırakır ve iner
- Oraya gittim.
- Nereye gittin, diye sorar
annesi.
- Gitmek istediğim yere.
- Bu doğru evlat! der
amcası. Oraya gidinceye kadar sakın durma. Atının adı ne?
- Bir adı yok!
- Tam doğru olmaz, der
amcası.
- Aslında farklı adları
var. Geçen hafta Sansovino’ydu.
- Sansovino
mu? Ascot yarışını kazanan! Bu adı nerden biliyorsun?
- Bassett
ile her zaman at yarışları hakkında konuşur, dedi Joan.
Küçük yeğeninin yarışlar
hakkında bilgili olduğunu bilmekten memnundu Oscar Amca. Bassett
genç bahçıvandı. Savaşta sol ayağı dönmüştü. Şimdiki mesleği Oscar Cresswell’ in yanında onun at yarışları takipçisiydi (blade of the turf).
Bahçıvan at yarışları haberleriyle yaşar, küçük oğlan ise onunla yaşardı.
Oscar Cresswell
her şeyi Bassett’ ten öğrenmek istedi.
- Efendi Paul gelir ve bana
sorar, bende anlatmaktan başka bir şey yapamam,der bahçıvan ciddi bir ifadeyle,
dini bir sorunu konuşuyormuş gibi.
- Sevdiği bir at üzerine
hiç para koydu mu? der Oscar amca.
- Hakkında ağzımdan
kaçırmak istemem (give away).
Genç bir kumarbaz ve hoş bir spor. Kendiniz sorsanız olur mu efendim?. Bundan
memnun olur, belki de onun hakkında size anlatmamdan rahatsız olacaktır.
Bassett kilisedeki kadar ciddiydi.
Amca yeğeninin yanına geri
döner ve onu arabasıyla gezmeye çıkarır ve yolda sorar :
- Söyle bakalım Paul,
hiçbir atın üzerine bahis oynadın mı?
Paul yaşlı adamı yakından
izledi.
- Neden? Yapmamam
gerektiğini mi düşünüyorsun, diye kaçamak bir cevap verdi (parry).
- Tam olarak değil.
Düşündüm de belki bana Lincoln için ip uçları
verebilirsin.
Araba Hampshire’deki
Oscar Amca’nın yerine gitti.
- Saygı duyucak
mısın? (honour bright)
- Elbette saygı duyarım.
- O zaman Daffodil!
- Daffodil!
Onun hakkında şüpheliyim. Mirza’ya ne dersin?
- Ben sadece kazanacak atı
bilirim. O’da Daffodil!
- Daffodil
mi?
Kısa bir sessizlik oldu. Daffodil bilinmeyen bir attı.
- Amca!
- Evet, oğlum!
- Bunu kimseye
anlatmayacaksın değil mi? Bassett’e söz verdim.
- Bassett’e
lanet olsun, oğlum. Onunla ne yapacak?
- Biz onunla başından beri
partneriz. O bana kaybettiğim 5 şilini ödünç verdi. Ona sadece ikimiz arasında
kalacağına söz verdim. Sadece sen kazanmaya başladığım 10 şilinlik notu verdin.
Bu yüzden senin şanslı olduğunu düşündüm. Kimseye anlatmayacaksın değil mi?
Oğlan büyük, sıcak, mavi
gözleriyle amcasına dik dik bakar. Amcası zoraki
gülümser.
- Tamam oğlum, sır olarak
tutacağım. Daffodil üzerine ne kadar koyuyorsun?
- 20 pound
dışındakilerin hepsini. Onları sakladım.
Amcası bunun iyi bir şaka
olduğunu düşündü.
- 20 pound
saklayacaksın demek, peki ne kadar bahse vereceksin?
Oğlan ağırbaşlılıkla cevap
verir.
- Üç yüzlüğüne bahse
giriyorum. Bu aramızda kalacak amca söz mü?
Oscar Amca gülmekten
öksürüğe boğulur.
- Tamam aramızda kalacak
genç Nat Gould. Peki üç
yüzün nerede?
- Bassett
onu benim için saklar, biz partneriz.
- Peki Bassett,
Daffodil için ne kadar bahis koyuyor?
- Sanırım benim kadar
koymayacak. Belki 150 koyar?
- Ne koyar, peni mi? der
amcası gülerek.
- Pound
der! çocuk. Amcasına sürpriz bir bakışla devam eder. Bassett
benden daha çok para korudu.
Şaşkınlık ve eğlence
arasında Oscar Amca sessizdi. Daha fazla zorlamadı ve küçük yeğenini kendisiyle
birlikte Lincoln yarışlarına götürmeye karar verdi.
- Şimdi, oğlum. Mirza
üzerine 20 oynuyorum. Ve senin için istediğin ata 5 koyacağım. Tercihin ne?
- Daffodil,
amca.
- Hayır Daffodil
olmaz.
- Kendi parammış gibi
davranmalıyım.
- İyi, haklısın. 5 benim
için ve 5 senin için Daffodilin’e.
Çocuk daha önce hiç yarışta
bulunmamıştı. Gözleri mavi ateş gibiydi. Dudaklarını yüzünde ciddi bir ifadeyle
kapattı ve izledi. Önünde duran Fransız parasını Lancelot’a
koymuştu. Vahşi bir heyecan ile ellerini yukarı aşağı hareket ettirerek Lancelot! Lancelot! diye Fransız
aksanıyla bağırıyordu.
Yarışta Daffodil
birinci, Lancelot ikinci ve Mirza üçüncü gelir. Çocuk
heyecanlı, parlak gözlerle merakla sakince bekledi. Amcası ona dört tane 5 poundluk getirdi. Yarış bire dört vermişti.
- Ben bunlarla ne yapayım,
der banknotları sallayarak.
- Sanırım, Bassett ile konuşacağız, dedi çocuk. Şuan 1500 pound kazanmış olmalıyım. Burada 20 var, 20 de saklıyordum.
Amcası Paul’u bir süre
izledi :
- Buraya bak oğlum. Bassett ve 1500 pound hakkında
ciddi değildin değil mi?
- Ciddiydim. ama bu seninle
benim aramda. Söz verdin?
- Tamam söz verdim oğlum
ama Bassett ile konuşmalıyım.
- Eğer bizim partnerimiz
olmak istiyorsan sen ben ve Bassett birlikte
oynayabiliriz. Sadece söz vermelisin üçümüz dışında kimse bilmesin. Bassett ve ben şanslıyız. Sende şanslı olmalısın çünkü bana
kazanmaya başladığım 10 şilini sen verdin.
Bir öğleden sonra Oscar
Amca, Bassett ve Paul’u Richmond
Parkına götürdü. Orada konuşacaklardı.
Bassett anlatmaya başladı.
- Bunun gibi, gördünüz,
efendim. Paul Efendi beni yarış haberleri hakkında konuşturdu ve uzun hikayeler
anlattırdı, bilirsiniz efendim. Her zaman benim kazanacağımı veya kaybedeceğimi
biliyordu. Bir yıl önce onun için Blush of Dawn’ a 5 şilin koydum ve kaybettik. Daha sonra sizin
verdiğiniz 10 şilin ile şansımız döndü. Parayı Singhalese’ye
koyduk. O günden beri yanılmadık. siz ne söylersiniz Efendi Paul?
- Emin olduğumuzda
tamamdık. Ama emin olmadığımızda kaybettik.
- Daha sonra daha dikkatli
olduk, dedi Bassett.
- Peki sizi emin yapan
neydi, dedi Oscar Amca gülümseyerek.
- Efendi Paul’du dedi Bassett gizli, dikkatli ses tonuyla. Sanki cennetten sahip
gibiydi. Daffolin’de olduğu gibi Lincoln
için. Kesinlikle emindi.
- Sen Daffolin
üzerine hiç para koydun mu? diye sordu Oscar Amca.
- Evet, benim payımı koydum.
- Ya
Paul?
Bassett inatla (obstinately) sessiz kalarak Paul’a baktı.
- 1200 yaptım değil mi Bassett? Amcama Daffodil üzerine
300 koyduğumu söyledim.
- Bu doğru, dedi Bassett başını sallayarak (nod).
- Ama para nerede, diye
sordu amca.
- Onu kilitli saklıyorum
efendim. Efendi Paul istediği an parayı sorup alabilir.
- Ne, 1500 pound mu?
- Ve 20. ve kazandığı diğer
20 ile 40.
- Bu şaşırtıcı, dedi Oscar
Amca.
- Eğer Efendi Paul sizin
ortak olmanızı teklif ederse, yerinizde olsam kabul ederdim, özür dilerim, dedi
Bassett.
Oscar Amca önce düşündü ve
sonra :
- Önce parayı göreceğim,
dedi.
Eve geri sürerler. Bassett 1500 poundluk banknotlar
ile gelir. 20 pound At Yarışı komisyon mevduatında (turf commission deposit) Joe Glee
adına bırakılmıştı.
- İşte gördün amca. emin
olduğumda her şeye riske gireriz, değil mi, Bassett?
- Öyle, Efendi paul.
- Peki ne zaman emin
oluyorsun, dedi amcası gülerek.
- Bazen kesin emin oluyorum
Daffodil’deki gibi. Bazen bir fikrim oluyor bazen
olmuyor, öyle değil mi Bassett? Ona göre dikkat
ediyoruz çünkü çoğunlukla kaybederiz.
- Öyle mi? Peki seni Daffodil’deki gibi emin yapan ne, evladım?
- Bilmiyorum. Bilirsin,
eminim işte hepsi bu!
- Sanki bunu cennetten
almış gibi efendim, diye tekrarlar Bassett.
- Bende öyle demeliyim,
dedi Oscar Amca.
Oscar Amca da onlara ortak
oldu. Leger yarışlarında Paul, önemsiz bir at olan Lively Spark adlı at için emindi.
Çocuk bu at üzerine 1000 koymakta kararlıydı. Bassett
500, ve Oscar 200 koydu. At birinci gelir ve bire on verdi. Paul 10.000
kazandı.
- Gördün! Ondan kesinlikle
eminim!
Oscar 2000 kazanmasına
rağmen;
- Bak oğlum, bu gibi şeyler
beni kıskanç yapar.
- Gereksiz, amca. Belki
uzun süre bu kadar emin olamam.
- Peki bu kadar parayla ne
yapacaksın, dedi Oscar Amca.
- Elbette, annem için
başladım. Onun şansı olmadığını söylerdi, çünkü babamda şansızdı. Düşündüm ki
eğer ben şanslıysam fısıldamayı durdurabilir.
- Ne fısıldamayı
durdurabilir?
- Bizim evimiz. Evimizin
fısıltısından nefret ediyorum.
- Ne diye fısıldar?
- Niçin bilmiyorum, dedi
çocuk zorla hareket ederek. Bilirsin her zaman parasızlık vardı.
- Evet bilirim evlat,
bilirim.
- Biliyorsun insanlar
anneme mahkeme emirleri yolluyorlar, amca.
- Korkarım biliyorum evlat!
- İşte sonradan ev
fısıldar. Arkandan sana gülen insanlar gibi. Bu iğrenç. Düşündüm ki eğer
şanslıysam…
- Bunu durdurabilirsin,
diye tamamlar amcası.
Oğlan, esrarengiz soğuk bir
ateşi olan büyük mavi gözleriyle
amcasını izledi ve hiç bir şey söylemedi.
- Peki şimdi ne yapacağız,
dedi amcası.
- Annemin benim şanslı
olduğumu bilmesini istemiyorum.
- Neden olmasın evlat?
- Beni durduracaktır.
- Sanmıyorum.
- Onun bilmesini
istemiyorum, amca dedi acıdan hareket eder gibi.
- Tamam, evlat, O anlamadan
başaracağız.
Kolayca başardılar.
diğerlerinin tekliflerinden 5000 poundtan fazlasını
amcasına teslim etti. . Amcası parayı aile avukatı ile birlikte korudu. Aile
avukatı daha sonra Paul’un annesine bir akrabanın parayı her doğum gününde 1000
pound verilmek üzere kendisine bıraktığını söyler ve
bu 5 yıl devam edecekti.
Böylelikle 5 başarılı yıl
boyunca 1000er poundluk hediyesi olacak, dedi Oscar
Amca. Umarım bu onun hayatını zorlaştırmaz.
Paul’un annesinin doğum
günü kasımdaydı. Ev her zamankinden daha kötü fısıldıyordu. Şansına rağmen Paul
buna dayanamıyordu. Doğum günü mektubunun annesine poundlarını
anlatırken etkisini görmek için çok meraklıydı.
Ziyaretçi olmadığı zaman
Paul ailesiyle yiyeceklerini aldı, dadı kontrolü altındaydı. Annesi her gün
şehre indi. Manto çizimleri yapma (sketching furs) ve giyime yeteneği olduğunu keşfetti. Gizlice kumaşçı
(draper) bir arkadaşının iş yerinde çalıştı. Gazete
reklamları için manto ve ipek kumaş içinde kadın resimleri çiziyordu. Bu genç
kadın artist yılda birkaç bin pound kazanıyordu ama
Paul’un annesi sadece birkaç yüz kazanabildi. Tekrar hoşnutsuzdu. Bir şeyde
birinci olmak istiyordu. Kumaş reklamları için taslaklar çizmekte bile başarılı
olamamıştı.
Doğum günü sabahı
kahvaltıdaydı. Annesi mektuplarını okurken Paul onu izledi. Avukatın mektubunu
biliyordu. Annesi o mektubu okurken yüzü sertleşti ve anlamsız (expressionless) bir ifade aldı. yüzüne soğuk kararlı bir
ifade geldi. Mektubu diğerlerinin arasına sakladı ve tek kelime konuşmadı.
- Doğum günü postanda güzel
bir şeyler yok mu anne, dedi Paul
- Az çok güzel şeyler var,
dedi annesi soğuk ve boş bir sesle.
Başka bir şey söylemeden
şehre gitti.
Öğleden sonra Oscar Amca
geldi. Paul’un annesinin avukat ile görüştüğünü ve 5000 poundu
bir seferde istediğini söyledi.
- Sen ne dersin amca?
- Ben sana bırakıyorum
evlat.
- Hepsini anneme bırakalım,
kalan ile daha da kazanabiliriz.
- Eldeki bir kuş
çalılıktaki iki kuştan daha iyidir, delikanlı (laddie)
dedi amca.
- Ama Grand
National yarışını bileceğime eminim. Veya Lincolnshire yada Derby. Onlardan
birini bileceğime eminim.
Böylece Oscar Amca
anlaşmayı imzaladı ve Paul’un annesi paranın tamamını aldı. Daha Sonra çok
garip (curious) bir şey oldu. Evdeki sesler bahar
geceleri kurbağaların bağrışması gibi çılgınlaştı. Yeni mobilyalar alındı ve
Paul’a özel öğretmen tutuldu. Sonbahar geldiğinde babasının okulu Etona gidiyordu. Kışın çiçekler vardı ve Paul’un annesi
alıştığı lükse geri dönmüştü. Ve evdeki sesler Mimoza spreyleri ve badem
çiçekleri (almond-blossom)
arkasından ve kuştüyü, patıltılı (iridescent)
yastıkların (cushion) altından bir çeşit aşırı sevinç
ile (ecstasy) titrek sesle seslenir : Daha fazla para
olmalı, çok daha fazla, her zamankinden daha fazla!!!
Bu Paul’u korkuttu. Özel
öğretmeniyle Latince ve Yunanca çalıştı. Ama ciddi, gergin (intense)
saatlerini Bassett ile geçiriyordu. Paul, Grand National yarışını bilemedi
ve 100 pound kaybetti. Yaz geldiğinde Lincoln yarışları için şiddetli bir heyecanı vardı (agony). Ama Lincoln’u da bilemedi
ve 50 pound kaybetti. Paul, vahşi gözlü sanki içinde
bir şey patlamak üzere gibi, garip olmuştu.
- Boşver
oğlum, bunun için kendini sıkma, dedi Oscar Amca. Ama oğlan amcasının
söylediklerini duyar gibi görünmüyordu.
- Derby
yarışını bilmek zorundayım, Derby yarışını
bilmeliyim, diye tekrarlıyordu gözlerindeki bir çeşit çılgınlık gösteren mavilikle.
Annesi oğlunun sinirlerinin
bozuk olduğunu (overwrought) fark etti.
- Sahile gitsen iyi olur.
Beklemek yerine şimdi sahile gitmek ister misin? Sanırım sana iyi gelir, dedi
annesi endişeyle oğluna bakarak. Kalbi oğlunun merakından ağırlaşmıştı.
Ama çocuk gizemli gözlerini
kaldırdı (lift) ve :
- Derby’den
önce gidemem anne, mümkün değil!
- Neden olmasın? dedi
annesi, karşı gelindiğinde sesi ağırlaşırdı. – Neden olmasın, eğer istersen Derby’i görmeye sahilden de gidebilirsin amcanla beraber.
Burada beklemene gerek yok. Sanırım bu yarışları çok fazla önemsemeye başladın,
bu kötü bir işaret. Benim ailem kumarcı bir aileydi, büyüyünceye kadar ne kadar
zararlı olduğunu anlamayacaksın ama zararlı. Bassett’i
yollamak ve amcana yarışlar hakkında seninle konuşmamasını söylemek zorunda
kalacağım eğer bunu sorun yaparsan. Deniz kenarına git ve unut yarışları, çok
sinirlisin!
- Ne istersen yapacağım
anne yeter ki beni Derby’den önce gönderme!
- Seni nereden göndereyim?
Bu evden mi?
- Evet!
- Neden, meraklı oğlum, Bu
evi aniden bu kadar önemsemenin nedeni ne? Bu evi sevdiğini bilmiyordum!
Konuşmadan annesine dik dik baktı. Bassett veya amcasına
bile açıklayamadığı (divulge) bit sırrı vardı.
Annesi biraz kararsız ve
somurtkan (sullen) kaldıktan sonra :
- Peki. Deniz kenarına Derby’den sonra git. Ama bana söz ver sinirlerinin
yıpranmasına izin vermeyeceksin, Söz ver bana bu yarışları ve haberleri çok
fazla düşünmeyeceksin.
- Oh, hayır, onları çok
fazla düşünmeyeceğim. Endişelenmene gerek yok, senin yerinde olsam
endişelenmezdim anne!
- Birbirimizin yerinde
olsak, ne yapmalıyız diye merak ederdim.
- Ama endişelenmene gerek
yok biliyorsun değil mi anne?, diye tekrarlar Paul.
- Bunu bilmek beni çok
memnun ederdi.
- Peki, bilirsin. Yani
endişelenmene gerek olmadığını bilmelisin, diye ısrar etti Paul.
- Bilmeliyim? Göreceğiz.
Paul’un sırrı adı olmayan
tahtadan atıydı. Bir dadının yönetiminden özgür kalınca (emancipate)
atını evin en üstündeki kendi yatak odasına taşıttı.
- Tahta bir at için fazla
büyüdün, diye azarlamıştı (remonstrate) annesi.
- Görürsün anne, gerçek bir
atım olana dek bu çeşit hayvanları seveceğim, onun tuhaf (quaint)
cevabıydı.
- Sana arkadaş olabiliyor
mu? peki, der annesi.
- Evet! Ben oradayken çok
iyi arkadaşlık ediyor (keep you
company).
Bu nedenle at, eski püskü şaha kalkmış halde oğlanın yatak odasında
durmaktaydı.
Derby yaklaştıkça Paul daha da
gerginleşti (tense). Sözleneni zar zor duyuyordu. Çok zayıf, kolay kırılır oldu
(frail). Gözleri gerçekten esrarengiz bakıyordu. Annesi
onun hakkında ani huzursuzluklarını hissetmeye başlar. Bazen yarım saatliğine
onun hakkında ani bir merak oluşur, bir an önce oğluna koşup güvende olduğunu
görmek ister.
Derby’den iki gece önce Paul’un
annesi şehirdeki büyük partideydi. Aniden oğlu hakkındaki garip endişelerinden
biri kalbine saplandı, zor konuşuyordu. Bu hissin sağ duyu olması inandırıcı
gelmiyordu ama hisleri çok güçlüydü. Dansı terk etti, merdivenlerden aşağıya
indi ve evi aradı. Çocukların dadısı telefonun sesinden ürktü ve şaşkınlıkla
telefonu açtı :
- Çocuklar iyi mi, bayan Wilmot?
- Evet, hepsi çok iyiler.
- Efendi Paul? O da iyi mi?
- Yattı, kesinlikle iyiydi.
Yukarı çıkıp ona bakmamı ister misiniz?
- Hayır, dedi Paul’un
annesi isteksizce. Sorun yok, Tamam! Sende ayakta kalma (sit
up). Biz birazdan evde olacağız.
Annesi hizmetlinin, oğlunun
odadaki gizliliğini zorla içeri girerek bozmasını istememişti.
- Çok iyi, dedi hizmetli.
Saat bir gibi Paul’un anne
ve babası arabayla eve döndü. Her şey sakindi (still).
Paul’un annesi kendi odasına gitti ve kürk mantosunu (fur
cloak) çıkardı (slip off). Hizmetliye telefonda beklememesini söylemişti. Alt
katta kocasının bir viski ve sodayı karıştırırken duydu.
Daha sonra kalbindeki garip
endişe yüzünden üst kata oğlunun odasına çıktı. Sessizce üst koridora geçti.
Hafif bir gürültü vardı (faint noise)!
O neydi?
Oğlunun oda kapısı önünde
kaskatı kesilmiş ayakta duruyor, odayı dinliyordu. Odadan garip, ağır, alçak
sesli bir gürültü geliyordu. Kalbi hala sakindi. Hareket eden, güçlü ama sessiz
bir gürültü geliyordu odadan. Büyük bir şey, sertçe (violent)
ama sessiz (hushed) hareket ediyordu. Tanrı aşkına o
neydi? Bilmeliydi. Bu sesin ne olduğunu biliyor gibi hissetti, ama
adlandıramıyordu. Ses çılgınca devam ediyordu.
Sakince (softly), endişe ve korkudan donmuş, kapı kolunu çevirdi.
Oda karanlıktı. Pencere
kenarında hareket eder bir şey gördü ve duydu. Şaşkınlık ve korkuyla bakakaldı.
Sonra aniden ışığı yaktı ve
oğlunu yeşil pijamalarıyla tahta atını çılgınca sürerken gördü. Işık Paul’u atı
zorlarken, annesini kapı yolunda ayakta berrak yeşil eteğiyle dururken
aydınlatmıştı.
- Paul. Sen ne yapıyorsun?
diye bağırdı kadın.
- O Malabar,
O Malabar! diye bağırdı oğlan, garip güçlü bir sesle.
Oğlunun gözleri garip,
hissiz birkaç saniye annesine baktı. Tahta atı sürmeyi bıraktı. Daha sonra
şiddetli bir şekilde yere düştü. Azap çeken bütün analık duygusu kendisine
saldırmış gibi oğlunu kaldırmaya koştu.
Ama oğlu şuursuzdu, sanki beyni yanıyordu.
Konuştu ve sarsıldı (toss). Annesi sertçe (stonily) onun tarafına oturdu.
- Malabar!
Bassett! Biliyorum, O Malabar!
Çocuk bir taraftan ağlıyor
bir taraftan da ona bu ilhamı (inspiration) veren
tahta atına binmeye uğraşıyordu.
- Malabar
ile ne demek istiyor? dedi kalbi donmuş anne.
- Bilmiyorum, dedi taş
kesilmiş baba.
Kadın aynı soruyu bu kez
Oscar’a sordu.
- Derby
yarışında koşacak atlardan biri, dedi Oscar cevap olarak.
Ve Paul yerine Oscar Bassett ile konuştu. Kendisi Malabar
üzerine 1000 koydu, bire 14.
Hastalığın üçüncü günü
kritikti. Bir değişiklik için bekliyorlardı. Çocuk uzun kıvırcık saçlarıyla
yastıkta (pillow) durmaksızın (ceaselessly)
sallanıyordu. Ne uyuyor ne de bilinci (consciousness)
tekrar yerine geliyordu (regain). Gözleri mavi taşlar
gibiydi. Kalbinin gittiğini hisseden annesi taş kesilmiş yanında oturuyordu.
O gece, Oscar Cresswell gelmedi. Ama Bassett
kısa bir süreliğine gelip gelemeyeceğini soran bir mesaj yolladı. Annesi fuzuli
işgal etmesine (intrusion) sinirlendi, ama biraz
düşündükten sonra kabul etti. Belki Bassett onun bilincini
geri getirebilirdi.
Kahverengi bıyıklı ve
keskin kahverengi gözlü bahçıvan Bassett içeri girdi.
Hayali şapkasıyla Paul’un annesini selamladı. Parıltılı gözlerle çırpınan ölen
çocuğa bakarak yatağa yaklaştı.
- Efendi Paul, diye
fısıldadı. Efendi Paul, Malabar birinci geldi. Bana
söylediğiniz gibi. 70000 poundtan fazla kazandınız.
Şimdi 80000 poundtan fazla paranız oldu. Malabar doğru tahmindi. Efendi Paul??
- Malabar!
Malabar! Malabar mı
demiştim anne? Şanslı olduğumu düşünüyor musun, anne?. Malabar’ı
bildim değil mi? 80000 poundtan fazla. O şansı ben
çağırdım, değil mi anne? 80000 poundtan fazla. Ben
bildim. Malabar birinci geldi. Atımı emin olana kadar
sürebilseydim, sana anlatırdım o zaman istediğin kadar yüksek bahis
yapabilirdin, Masset. Elindekinin hepsini bahis yaptın mı?
- 1000 pound
oynadım Efendi Paul.
- Sana hiç anlatmadım anne,
atımı sürüp oraya gidersem kesinlikle emin oluyorum, kesinlikle. Anne, sana
daha önce şanslı olduğumu söylemiş miydim?
- Hayır, hiç söylemedin,
dedi annesi.
Ama o gece Paul öldü.
Oğlu ölü yatıyorken bile
annesi kardeşini şu sözleri söylerken duyabildi :
Tanrım, Hester,
yaklaşık 80000 pound kazandın, zavallı oğlunu
kaybettin. Zavallı çocuk! Tahta atını bir kazanan bulmaya doğru sürdüğü yere
hayatını vererek gitti (he’s best
gone out of a life where he rides
rocking-horse to find a winner).
www.iolpgalerisi.com by Mustafa Baran