MY OEDIPUS COMPLEX

Babam 1.Dünya Savaşı boyunca ordudaydı. Yani 5 yaşıma kadar O’nu fazla göremedim. Gördüklerimse beni fazla endişelendirmedi. Bazen uyandığımda toprak renginde üniformasıyla (khaki) mum ışığında beni gözleyen bir şey olurdu. Bazen sabah erkenden ana kapının kapandığını ve dar geçidin (lane) taşları (cobble) üzerinde çivili botların gürültüsünü (clatter) duyardım. Bunlar babamın gelişleri ve ayrılışlarıydı. Santa Claus gibi gizemli gelip giderdi.

Aslında, sabah erkenden büyük yatağa gittiğimde annemle O’nun arasında sıkışmama rağmen onun ziyaretlerini severdim. Sigarasının bayat kokusu hoşuna giderdi, tıraş olurdu, bu aşırı derecede ilginçti. Her seferinde birçok hatıra bırakırdı – model tanklar, Gurkha bıçakları, Alman miğferleri, düğmeler, ordu eşyaları. Bunlar dolabın üstünde daha sonra kullanışlı olurlar diye büyük bir kutuda dururdu. Babam bunları daha sonra kullanılabilir diye toplardı. Annem bir sandalye alıp onun pantolonlarını aramama izin verirdi. Annem onları babam kadar düşünmezdi.

Savaş benim hayatımın en rahat zamanlarıydı. Tavan arsındaki pencere güneydoğuya bakardı. Annem onu kapamayı tam başaramamıştı. Her zaman ilk ışıklarla uyanırdım ve tükenen bir önceki günün bütün sorumluluklarıyla kendimi güneş gibi hissederek kendimi aydınlatmaya ve sevindirmeye hazır hissederdim. Ondan sora ise hayat bu kadar basit, temiz ve seçenek dolu görünmezdi. Elbisemin altından ayaklarımı dışarı uzatırdım. Onlara Bayan Sol ve Bayan Sağ derdim. Bu onlar için günün problemlerini tartışabilecekleri uydurma dramatik bir durumdu. Sonunda Bayan Sol yapardı, O daha gösterişliydi. Ama Bayan Sol’u aynı şekilde kontrol edemezdim, kendisini aynı fikirde kalarak memnun ederdi.

Onlar gün boyunca ben ve annemin ne yapması gerektiğini tartışırlardı. Santa Claus’un yılbaşı için ne arkadaş vereceğini ve evi neşelendirmek için hangi adımların atılması gerektiğini! Örneğin o küçük bebek sorunu, annem ve ben o konuda asla aynı fikirde olamazdık. Bizimki sokakta bebeksiz olan tek evdi. Annem, babam savaştan dönene kadar bir bebeğe bütçemizin yetmeyeceğini söylerdi, çünkü onlar 17.6 şiline mal olurdu.

Bu annemin ne kadar basit olduğunu gösterirdi. Yolun üstündeki Geney’lerin yeni bir bebeği vardı ve herkes onların 17.6 şiline güçlerinin yetmeyeceğini bilirdi. Belki o ucuz bir bebekti ve annem iyi bir tane istiyordu. Ama bence annem çok şey bekliyordu. Geney’lerin bebeği bizi mutlu yapacaktı.

Gün için planlarımı yaptıktan sonra kalktım tavandaki pencerenin altına bir sandalye koydum ve pencereyi başımın hizasına kadar kaldırdım. Pencere bizim evin arkasındaki sokaktaki ön bahçelere bakardı. Bunların ötesinde uzun bir dere vardı.

Annemin odasına gittikten sonra büyük yatağa tırmanırdım. O uyanırdı ve ben planlarımı anlatmaya başlardım. Bu sefer, fark etmememe rağmen gece elbisemin içinde donmuştum. Annemin yanında resmen eridim ve uykuya daldım. Annemi aşağıda mutfakta kahvaltıyı hazırlarken duyarak uyandım.

Kahvaltıdan sonra şehre indik. Kiliseye gidip babam için dua ettikten sonra alışveriş yaptık. Eğer öğleden sonra hava güzel olursa ya yürüyüş yapar yada annemin manastırdaki sevgili arkadaşı Saint Dominic’i ziyaret ederdik. Annem hepsine babam için dua ettirirdi. Bense her gece yatarken Tanrıdan babamı sağ salim bize getirmesi için dua ederdim. Aslında ne için dua ettiğimi pek bilmezdim.

Bir sabah yine büyük yatağa gittim ve babamın kendi Santa Claus tarzında orada olduğundan emindim. Daha sonra üniforma yerine en iyi mavi takımını giydi. Annem çok memnun görünüyordu. Ben memnun olunacak bir şey bulamadım çünkü babam üniformasız pek ilginç görünmüyordu. Annem sevinçliydi ve bana dualarımızın kabul olduğunu söyledi. Daha sonra kiliseye babamı güvenle eve yolladığı için tanrıya teşekkür etmeye gittik.

Bu bir çelişkiydi! Akşam yemeğine geldiği gün botlarını çıkardı ve terliklerini giydi. Babamı soğuktan koruyan eski şapkasını taktı, bacak bacak üstüne attı ve endişeli görünen annem ile konuşmaya başladı. İyi görüntüsünü yok ettiğinden annemin endişeli tavrını sevmem, bu nedenle onun sözünü kestim.

-“Bir dakika Larry”, dedi nazikçe (gently).

Bunu sadece sıkıcı misafirler geldiğinde yapardı bu nedenle önemsemeyip konuşmaya devam ettim.

-“Sessiz ol, Larry” dedi sabırsızca. –“Babanla konuştuğumu görmüyor musun?”.

Bu uğursuz (ominous) kelimeleri ilk defa duyuyordum : Babayla konuşmak… Eğer bu tanrının duaları cevaplama biçimiyse çok dikkatle dinlemiyor olmalıydı, diye hissettim.

-“Neden babayla konuşuyorsun?”, diye sordum önemsemiyormuş gibi.

-“Çünkü baban ve benim tartışacak konularımız var. Şimdi bizi tekrar rahatsız etme!”.

Öğleden sonra annemin ricasıyla babam beni yürüyüşe çıkardı. Bu sefer kasabadan çıkmak yerine şehre gittik. İlk olarak her zamanki iyimser tavrımla bunun bir gelişme olabileceğini düşündüm. Şehirde yürümek konusunda farklı fikirdeydik. O yürürken tramvaylarla, gemilerle veya atlarla ilgilenmezdi, onu tek ilgilendiren kendi yaşıtlarıyla sohbet etmekti. Ben durduğum zaman babam beni eliyle çekerek ilerletirdi, O durduğu zaman ise benim aynısını yapmaktan başka seçeneğim olmazdı. Bunun bir işaret gibi göründüğünü fark ettim. Yani babam ne zaman duvara dayandığında uzun süre durmak istiyordu. İkinci kez bunu yaptığında vahşileştim. O şekilde sonsuza dek durabilecek gibi görünüyordu. Onu paltosundan ve pantolonundan çektim. Ama annemin tepkisini vermedi. Annem eğer çok ısrar edersem –“Larry terbiyeli olmazsan sana iyi bir tokat atacağım”, derdi. Babamsa sevimli bir önemsemezlik gösteriyordu. Onu yadırgadım ve ağlamayı bile düşündüm. Ama babam buna bile kızmaktan çok uzaktı. Sanki bir dağ ile yürüyüşe çıkmak gibiydi. Ne onu çekiştirmemi umursadı ne de yumruklamamı (pummel). Sadece bazen gülümseyerek baktı. Daha önce kendisiyle bu kadar meşgul olan biriyle karşılaşmamıştım.

Çay saati geldiğinde, “babayla konuşma” yine başlamıştı. Bu sefer babamın elindeki gazeteyi okuyup her birkaç dakika içinde anneme yeni bir şeyler anlatmak için okumayı bırakması işi zorlaştırmıştı. Bunun adil olmadığını hissettim (foul play). Annemin dikkati için babam ile yarışmaya hazırdım. Ama başka insanların babam için yaptıkları şeyler (haberler) bana şans vermiyordu. Birkaç kez konuyu değiştirmek istedim ama başaramadım.

-“Baban okuyorken sessiz olmalısın, Larry” dedi annem sabırsızca.

Açıkçası ya babamla konuşmayı benle konuşmaktan daha çok seviyordu yada babamın annem üzerinde onu gerçeği kabul etmekten korkutacak kadar güçlü, korkunç bir etkisi vardı.

Anneme o gece beni yatağa yatırırken sordum :

-“Anne, eğer tanrıya çok dua edersem babamı savaşa geri yollarmı?”.

Biraz düşündü annem.

-“Hayır canım. Yollayacağını sanmam”.

-“Neden yollamasın anne?”.

-“Çünkü artık savaş yok canım”.

-“Ama anne, tanrı isterse başka savaş yapamaz mı?”

-“İstemeyecektir, Zaten savaşları tanrı değil kötü insanlar yapar”.

Bu beni hayal kırıklığına uğratmıştı. Tanrının şöhretini doğrulayacak bir hayat yaşamadığını düşünmeye başladım.

Ertesi sabah kendimi bir şampanya şişesi gibi hissederek aynı saatimde uyandım. Ayaklarımı uzattım ve Bayan Sağ’ın babasını sığınma evine yerleştirene kadar onunla yaşadığı sorunlar hakkında konuştuğu uzun bir sohbet yaptım. Sığınma evinin tam anlamını bilmiyordum ama baba için uygun yer gibi geliyordu. Sonra sandalyeme çıktım ve başımı pencereden dışarı uzattım. Şafak yeni söküyordu. Sanki suçlu bir hava vardı. Sanki ben onu kötü bir şey yaparken yakalamıştım.Kafam hikaye ve planlarla doluyken yan odada tökezlendim. Yarı karanlıkta büyük yatağa tırmandım. Annemin tarafında yer yoktu, bu nedenle annemle babanın arasına girmek zorundaydım. Birkaç dakika için düzce oturdum ve babam için ne yapabileceğimi düşündüm. Yataktaki kendi hakkından fazlasını kullanıyordu. Ben rahat olamadım ve onu birkaç kez tekmeledim. Önce homurdadı ve ardından yer genişledi. Bana yer açtığını düşünmüştü. Annem uyandı ve bana acıdı (feel for) Paş parmağımı ağzıma götürerek sıcak yatağa yerleştim.

-“Anne!”diye mırıldandım sesli ve memnun olarak.

-“Sus, canım! Babayı uyandırma”, diye fısıldadı.

Bu “babayla konuşmaktan” daha korkutucu bir gelişmeydi. Sabah sohbetleri olmadan hayatım düşünülmezdi.

-“Ama neden?”.

-“Çünkü zavallı baba çok yorgun!”

Bu bana göre yetersiz (inadequate) bir nedendi. Annemin aşırı duygusalca (sentimentality) “zavallı baban” demesine tiksinmiştim (sicken). O tür bir duygusallığı hiç sevmezdim. Bana her zaman samimiyetsizlik gibi hissettirirdi.

-“Oh”. “Bugün seninle nereye gitmek istiyorum biliyor musun, anne?” dedim cazibeli ses tonumda.

-“Hayır, canım” diye cevap verdi annem.

-“Glen’e gitmek istiyorum ve yeni ağımla kedibalığı yakalamak, daha sonra Fox and Hounds’a gideceğim ve……..”

-“Babayı uyandırma”, dedi annem sinirlenerek. Eliyle ağzımı kapamıştı.

Ama artık çok geçti. Babam uyandı. Homurdanıyordu, saatine baktı.

Annem daha önce hiç kullanmadığı, sanki korktuğunu gösteren ses tonunda sakin ve kibarca sordu :

-“Bir fincan çay ister misin, canım?”

-“Çay mı?” dedi baba hiddetle (indignantly). –“Saatin kaç olduğunu biliyor musun?”.

-“Ve daha sonra Rathcooney Road’a gitmek istiyorum”, dedim bir şeyi unutmuş olmanın korkusuyla ve sesli bir şekilde.

-“Hemen git ve uyu, Larry” dedi annem sertçe.

Burnumu çekerek ağlamaya başladım (snivel). Çiftin izlediği yolu takip edemiyordum. Benim erken-sabah sohbet seanslarım bozuluyordu.

Babam bir şey söylemedi, piposunu yaktı ve içine çekti. Annemi veya beni umursamadan gölgelere baktı. Onun çılgın biri olduğunu biliyordum. Ne zaman konuşmaya çalışsam annem sinirli bir şekilde (irritably) beni susturdu (hush). Çok sıkıntılıydım. Bunda adil olmayan hatta uğursuz bir şey vardı. Ne zaman ikimizin büyük yatakta uyuyabileceğini söylesem ve iki yatağın zaman kaybı olduğunu anlatsam bana böylesinin daha sağlıklı olduğunu söylemişti ama şimdi yatağında annemin sağlığını düşünmeyen bu yabancı adam vardı.

Baba erkenden kalktı ve çay yaptı. Anneme çay getirmesine rağmen bana getirmedi.

-“Anne, bende bir bardak çay istiyorum”, diye bağırdım.

-“Tamam canım” dedi annem sabırla. –“Annenin bardağından içebilirsin”.

Bu bana bir karar verdirdi. Ya babam ya ben evi terk etmek zorundaydık. Annemin bardağından içmek istemiyordum. Kendi evimde eşit davranılmak istiyordum. Sadece anneme garezime (spite her) çayın hepsini içtim. Buna annem sessiz kaldı.

Ama o gece beni yatırırken annem bana şunu söyledi :

-“Larry, bir konuda bana söz vermeni istiyorum”.

-“Ne?”.

-“Zavallı baba yorgun ve endişeli olduğundan iyi uyuyamıyor”.

-“Neden uyuyamıyor anne?”.

-“Biliyorsun, baba savaştayken anne paraları postaneden alırdı”.

-“Bayan MacCarthy’den”.

-“Evet doğru! Ama artık Bayan MacCarthy’nin parası kalmamış ve bu nedenle baban dışarı çıkıp bize para bulmalı. Bulamaz ise ne olur biliyor musun?”

-“Hayır anne, anlat bana!”.

-“Sanırım o zaman Cuma günkü yaşlı kadınların yaptığı gibi çıkıp dilenmek zorunda kalırız”.

-“Hayır, bunu yapamayız”.

-“O zaman bana söz ver içeri girip babayı uyandırmayacaksın.”

-“Söz!”.

Bunu gerçekten ima etmiştim. Para ciddi bir konuydu. Dışarı gidip Cuma günleri dilenmeye karşıydım. Annem bütün oyuncaklarımı yatağa sererdi ve ben kendimi onlardan biriyle bulurdum.

Uyandığımda sözümü hatırladım. Yataktan çıktım ve zeminde saatlerce oynadım yada bana öyle göründü. Sonra sandalyemi aldım ve birkaç saat için de pencereden dışarı baktım. Babam için uyanma zamanı olmasını umut ediyordum. Bana birinin çay yapacağını umut ediyordum. Artık güneş gibi hissetmiyordum onun yerine sıkılmıştım ve çok çok soğuktu. Büyük kuş tüyü yatağın sıcaklığını ve derinliğini arzuluyordum. 

Sonunda daha fazla dayanamayacağımı anladım. Yan odaya gittim. Yine annemin yanında yer yoktu, bende onun üzerinden tırmandım. Annem hemen uyanmıştı.

-“Larry, ne söz vermiştin?” diye fısıldadı kolumu kavrayarak.

-“Ama sözümü tuttum anne!” diye feryat ettim (wail). -“Bunca zaman sessiz kaldım”.

-“Oh, canım sen donmuşsun (perish), dedi annem üzgünce. –“Eğer kalmana izin verirsem konuşmayacağına söz verir misin?”

-“Ama anne, ben konuşmak istiyorum”.

Bana yeni olan alışkın olmadığım bir katiyetle :

-“Bunu yapmanın anlamı yok. Baba uyumak istiyor, bunu anlıyor musun?”

Bunu çok iyi anlamıştım. Ben konuşmak istedim, O uyumak istedi. Peki bu ev kimindi?

Aynı katiyetle cevap verdim.

-“Anne, bence babamın kendi yatağında uyuması daha sağlıklı olur”.

Bu annemi şaşırtmış olmalıydı ki bir süre bir şey söyleyemedi.

-“Her şeyden önce ya tamamen sesszi olacaksın, yada kendi yatağına gideceksin! Hangisi?” dedi annem.

Bu adaletsizlik benim canımı sıkıyordu. Annem tutarsızdı, nedensizdi ve hatta cevap vermeyi bile çabalamıyordu. Kin dolunca babama bir tekme attım. Annem fark etmedi ama babam homurdandı ve gözlerini açtı.

-“Saat kaç?” diye sordu babam. Anneme değil sanki birini görmüş gibi kapıya bakıyordu.

-“Daha erken. Sadece çocuk. Tekrar uyu!... Şimdi Larry, sen babayı uyandırdın ve gitmelisin” dedi annem yataktan çıkarken.

Annemin ne demek istediğini biliyordum ve ayrıca haklarımın ve ayrıcalıklarımın onları biran önce korumazsam yok olacağını da biliyordum. Annem beni kaldırırken babayı uyandırmak için bir ölüyü uyandırabilecek kadar bağırdım. Babam inlemeye başlamıştı.

-“Lanet çocuk hiç uyumaz mı?”.

-“Sadece bir alışkanlık, canım” der annem sessizce. Ama annemin canı sıkkın (vex) olduğunu görüyordum.   

-“İyi, şimdi buradan çıkma zamanı!”, diye bağırdı babam yatakta doğrulurken (heave). Bütün çarşafı topladı, duvara döndü, omuzlarının üzerinden geriye baktı. Sadece küçük kinci (spiteful) siyah gözleri görünüyordu. Baba çok fena, tehlikeli (wicked) görünüyordu.

Yatak odasının kapısını açabilmek için annem beni bıraktı. Serbest kalınca en uzak köşeye doğru koştum (dash). Bağırmaya devam ediyordum. Baba yatakta doğruldu ve :

-“Kapa çeneni! Seni küçük köpek” dedi boğucu sesiyle.

 O kadar şaşırmıştım ki bağırmayı kestim. Daha önce hiç kimse benimle böyle bir tonda konuşmamıştı. Kuşkuyla (incredulously) ona baktım ve yüzünün öfkeyle sarsıldığını (convulsed with rage) gördüm. İşte o an, bu canavarı güvenle eve yollaması için olan dualarımı dinleyerek tanrının bana nasıl oyun oynadığını gördüm.

-“Sen kapa çeneni!” diye bas bas bağırdım (bawl).

-“Ne dedin sen?”, dedi yataktan fırlayarak.

-“Mick, Mick! Çocuğun daha sana alışamadığını görmüyor musun?” dedi annem.

-“Ona öğretmen yerine sadece beslemek daha iyi olur” dedi baba ve kollarını vahşice sallayarak hırladı (snarl). –“Kıçının tekmelenmesini istiyor”.

Bütün söyledikleri bu son müstehcen kelimelerin yanında hiçbir şeydi. Bu söz beni gerçekten kızdırmıştı.

-“Kendininkini tekmele”, dedim kontrolsüzce (hysterically). –“Kendininkini tekmele! Kapa çeneni!”.

Sonunda baba sabrını kaybetti ve aniden bana saldırdı. Annenin korkmuş gözleri altındaki bir adamın kanaat eksikliğiydi bunu yaptıran ve bu hafif bir vuruş ile sonlandı ama benim masum dualarımın sonucu olarak savaştan bizim büyük yatağımıza gelen yabancının, atışmadaki hakaretleri (indignity) beni tamamen budala yapmıştı. Çığlık attım, haykırdım (shriek), çıplak ayaklarımın üzerinde sanki dans ediyordum. Baba ise kaba (awkward) ve tüylü olarak kısa gri ordu tişörtü içinde cinayet için kaçmış bir dağ gibi bana bakıyordu. Bu noktadan sonra onun kıskanç da olabileceğini fark ettim. Annem de gece elbisesinin içinde ben ve babam arasında kalbi kırılmış olarak duruyordu. Annemin baktığı gibi hissetmesini ümit ettim. Bütün bunları hak etmiş olduğunu hissediyordum.

O sabahtan sonra hayatım cehennem gibiydi. Babam ve ben açıkça (avow) düşman gibi davranıyorduk. Birbirimize karşı birçok hafif kavgalar düzenledik (conduct). Annem yatağımda oturmuş bana hikaye anlatırken, babam savaşın başlamasıyla evde bıraktığını söylediği (allege) eski botlarına bakması için geliyordu. Bense, babam annem ile konuşurken ilgisizliğimi göstermek için oyuncaklarımla bağıra çağıra oynuyordum. Babam bir gece işten geldiği zaman beni onun içinde düğmelerin, Gurkha bıçaklarının, askeri rozetlerinin bulunduğu kutusunda bulunca korkunç bir görünüş almıştı. Annem gelip kutuyu benden almıştı.

-“Sana izin vermedikçe babanın oyuncaklarıyla oynamamalısın, Larry. Baba seninkilerle oynamıyor!”.

Babam anneme sanki annem ona saldırmış gibi bazı nedenlerle baktı. Sonra kaşlarını çatarak döndü.

-“Bunlar oyuncak değil” diye homurdandı. Bir şey çalıp çalmadığımı kontrol etmek için kutuya baktı. –“Bu biblolardan bazıları çok nadir ve değerlidir”.

Zaman geçtikçe babamın annem ve benim aramızı nasıl açtığını daha iyi görmeye başladım. Daha kötüsü onun metodunu bulamıyor, annemi çeken cazibesini göremiyordum. Her koşulda babam benden daha az kazanandı. Babamın yaygın bir aksanı vardı ve her çay içerken ses yapardı. Annemin ilgisini çeken babamın okuduğu gazete olabilir diye düşündüm ve anneme okuyacak kendi haberlerimi ürettim. Daha sonra benimde cazibeli bulduğum babamın sigara içmesi olabilir diye düşündüm ve piposunu alıp babam beni yakalayana kadar pipoya tükürüyordum. Bende çay içerken ses yaptım ama annem benim iğrenç olduğumu söylüyordu. Bütün hepsinin nedeni annem ve babamın o sağlıksız uyuyuşları olabilirdi. Bu yüzden odalarına girip etrafı kokluyordum, kendimle konuştuğum için onları izlediğimi bilmiyorlardı. Sonunda pes ettim. Bunun büyümekle ve insanlara yüzük vermekle alakalı olduğunu ve bunun içinde çok beklemem gerektiğini hissettim.

Ama aynı zamanda babamında sadece beklediğimi kavgayı bırakmadığımı görmesini istedim. Bir gece babam benim başımın üzerinde gevezelik yaparak bana gerçekten iğrenç görünürken ona saldırdım.

-“Anne, büyüdüğümde ne yapacağımı biliyor musun?”.

-“Hayır, canım. Ne yapacaksın?”.

-“Seninle evleneceğim”, dedim sessizce.

Babam kahkahayı kopardı ama beni inandıramadı. Bunun sadece sahte bir tavır olması gerektiğini biliyordum. her şeye rağmen annem memnun görünüyordu. Birgün babamın onun üzerindeki etkisinin kırılacağını bilmesiyle gönlünün ferahladığını (relieve) hissettim.

-“Bu pek hoş olmaz”, dedi annem gülümseyerek.

-“Çok hoş olacak, çünkü birçok bebeğimiz olacak” dedim tereddüt etmeden (confidently).

-“Bu doğru canım”, dedi uysal bir şekilde (placidly). –“Sanırım yakında bir bebek alacağız ve sen arkadaşı olacaksın”.

Sonsuz memnundum çünkü babamın safında görünmesine rağmen annem benim dileğime önem vermişti. Dahası bu Geney’leri kendi evlerinde tutacaktı.

Ama sonuç böyle olmadı. Başlangıçta annemin aklı çok meşguldü. Annemin 17.6 şilini nereden bulduğu hakkında tahminler yaptım ve babamın eve akşamları geç gelmeye başlaması bana fazladan bir yarar sağlamadı. Annem benimle yürüyüşe çıkmayı bıraktı ve huysuz olmaya başladı ve bana hiçbir şey karşılığı tokat atı. Zihin karıştıran bebeği asla istemeseydim diye düşünmeye başladım. Bir bela getireceğe benziyordu.

Ne belaydı!. Sonny korkunç bir yaygara ile gelmişti (appalling hullabaloo). Yaygarasız hiçbir şey yapamıyor gibiydi. İlk andan itibaren onu sevmedim. Zor bir çocuktu ve her an ilgi istiyordu.

Annem onun için sersem oluyordu. Sonny ise sadece gösteriş yapıyordu. Arkadaş olarak da çok kötüydü. Bütün gün uyuyordu ve ben onu uyandırmamak için ayakuçlarında yürümek zorunda kalıyordum. Artık babayla ilgili bir sorun değildi – yeni slogan “Sonny’i uyandırma!” olmuştu. Çocuğun neden normal zamanda uyumadığını anlamıyordum, bu nedenle annem ne zaman uzakta olsa Sonny’i uyandırdım. Bazen onu uyanık tutmak için çimdikliyordum. Böyle bir anda bir sefer annem beni yakaladı ve en kötü sopasını attı.

Bir akşam, babam işten dönerken ön bahçede trenimle oynuyordum. Onu fark etmemiş gibi yaptım. Kendimle konuşuyormuş gibi davranıp şöyle söyledim :

-“Eğer bu eve başka bir lanet çocuk gelirse ben giderim”.

Baba donup kaldı ve omzunun üstünden bana baktı.

-“Ne dedin sen”, dedi sert bir şekilde (sternly).

-“Sadece kendimle konuşuyordum, gizli!” dedim paniğimi gizleyerek.

Bir şey söylemeden döndü ve gitti. Bunu ciddi bir uyarı (solemn warning) olarak söylemiştim ama etkisi farklı oldu. Babam bana karşı iyi olmaya başlamıştı. Tabii bunu anlayabiliyordum. Annem Sonny’e çok fazla zaman ayırıyordu. Yemek zamanlarında bile kalkıp ahmak gülüşüyle beşikte Sonny’i kontrol ediyordu ve babama da aynısını yapmasını söylüyordu. Babam bu konuda nazikti ama annemin ne söylemek istediğini bilmiyor gibi görünüyordu. Babam geceleri Sonny’nin ağlamasından şikayetçi oluyordu. Ama annem cevap olarak Sonny’nin bir derdi olduğunu söylüyordu – bu açıkçası yalandı (flaming lie). Çünkü Sonny hasta değildi sadece dikkat çekmek için ağlıyordu. Annemin bu konuda ne kadar cahil olduğunu görmek bana acı veriyordu. Baba artık çekici değildi ama hoş bir zekaya sahipti. Babamın Sonny’de gördüğünü benim daha önce onda gördüğümü bilmişti.

Bir gece bir irkilmeyle (start) uyandım. Yatakta yanımda biri vardı. Bir an için annem olmalı diye düşündüm ama annemin yan odadan sesi geliyordu. –“There, there, there! (bebeği uyutmak için söylenen söz)”. Annemi duyunca anladım ki yanımdaki o değildi. Yanımdaki babamdı. Yanımda uzanmış, tamamen uyanık duruyordu. Zor nefes alıyordu ve açıkçası cehennem gibi hararetliydi.

Bir süre sonra babamın neye bozulduğunu anladım. Bu da onun dönüşüydü. Yani beni büyük yataktan kovduktan sonra Sonny’de babamı kovmuştu. Annem artık o zehirli köpek yavrusu (poisonous pup) Sonny’den başka kimseyle ilgilenmiyordu. Babam için üzülmekten kendimi alıkoyamadım. Bir an için kendimi düşündüm ve o yaşta bile kendimi cömert buldum. Onu samsaya başladım ve şunu söylüyordum :

-“There! There! There!”. Tam olarak hevesli değildi.

-“Sen de mi uyuyamadın?”, diye sordu hırlayarak.

-“Ah, gel ve kolunu bana koy, tamam mı?” dedim. Babam dikkatlice kolunu bana doladı. Çok kemikliydi ama hiç yoktan iyidir diye düşündüm.

Ve babam yılbaşında bana gerçekten hoş bir tren yolu seti alabilmek için çok sorun yaşadı.

THE END.

 Yazar : Frank O’CONNOR (1903 – 1966). İrlandalı.

Hikayedeki aile Katolik’tir.

Humor : Gülünçlük. Hikayedeki Larry’nin annesiyle evleneceğini söylemesi gibi.

Larry tek çocuktur ve babasının gelişiyle annesini kıskanmaya ve arabozucu davranmaya başlamıştır.

Denotation : Sözlük anlamı. Connotation : Bir kelimenin ilk akla getirdiği olumlu yada olumsuz imalar.

Hikayedeki bazı deyimler :


Come in handy : işe yarar duruma gelmek.

Size up : Hakkında fikir yürütmek.

Foul play : Adil olmayan.

As good as lost : kaybetmek üzere olmak.

Sit bolt upright : Düz oturmak.

Take to : Çare olarak kullanmak.

Take someone in : Kandırmak.

Give in to : Azarlamak.

Turn out : Test düz etmek, kovmak.

Rack one’s brain : mümkün olduğunca sert düşünmek.


                                                                                                                                                                          

www.iolpgalerisi.com  by Mustafa Baran

 

Anasayfaya Dön